Hattuşa Antik Kenti

Hattuşa Antik Kenti Gezi Notlarım

Hattuşa Antik Kenti, yaklaşık 3.500 yıl önce Hitit İmparatorluğu’nun başkentiydi. Bugün geriye kalan taşlar ise, Anadolu’nun en güçlü uygarlıklarından birinin sessiz tanıkları. Aslanlı Kapı, Kral Kapısı, Büyük Tapınak, Yerkapı… İsimlerini daha önce duymuştum ama insan ancak içinde yürüyünce buranın ne kadar büyük bir şehir olduğunu fark ediyor.

Beni Hattuşa’da en çok sarsan ve içine çeken yer Yerkapı oldu. Dışarıdan bakınca insan eliyle yığılmış sıradan, devasa bir toprak set gibi duruyor karşınızda. Ancak bu yapay setin tam kalbinde, Hitit askeri mühendisliğinin dehasını saklayan bambaşka bir dünya var. Bindirme tekniğiyle, harç kullanılmadan üst üste yığılan devasa kayalarla inşa edilmiş yaklaşık 71 metre uzunluğundaki bu taş tünel, aslında gizemli bir savunma kapısı. Kuşatma anında askerlerin gizlice sur dışına sızıp düşmanı arkadan vurması için tasarlanmış. Tünelin ağzından içeriye ilk adımımı attığımda, bozkırın o kavurucu sıcağı yerini bir anda nemli, derin ve buz gibi bir serinliğe bıraktı. Loş ışıkta adımlarımın yankısı taş duvarlarda dönerken, yaklaşık üç bin beş yüz yıl önce buradaki insanların da tam olarak aynı taşlara basarak, aynı karanlığı ve serinliği hissederek yürüdüğünü düşünmeden edemedim. Duvardaki her pürüz, taşların üzerindeki her bir balta izi dünün gerçeğini bugün benim avucuma bırakıyordu. Tünelin diğer ucundaki ışığa doğru yürüyüp gün yüzüne çıkmak, adeta zamanın içinde bükülen bir koridordan geçmek gibiydi. İşte bu yüzden o tünelden geçmek, o nemli havayı soluyup tarihin soğukluğuna dokunmak; müzede cam bir fanusun arkasındaki esere bakmaya hiç ama hiç benzemiyor. Bu, geçmişle sessizce el sıkışmak gibi.

Hattuşa’da hoşuma giden bir başka şey de, antik kentin bozkırın tam ortasında olması. Gösterişli bir çevresi yok. Taşlar, sarı otlar ve hafif rüzgâr… Belki de bu yüzden insanın hayal gücü daha çok çalışıyor. Bir an için kalabalık caddeleri, tapınakları ve surların önündeki hareketliliği gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.

İşin doğrusu, Hattuşa uzun zamandır görmek istediğim yerlerden biriydi ama bir türlü yolumu düşürememiştim. Kapadokya’dan dönüş rotamı biraz değiştirince sonunda fırsat çıktı. İyi ki de çıkmış. Burası sadece birkaç kalıntının bulunduğu bir ören yeri değil; Anadolu tarihinin en önemli sayfalarından biri. Üstelik gezdikçe değil, durup etrafa baktıkça daha çok etkiliyor insanı.

Hattuşa’yı Türkiye’deki diğer birçok antik kentten ayıran, burayı yol tutkunları için bambaşka bir boyuta taşıyan çok özel bir yönü var: Ören yerinin o devasa ring hattını kendi aracınızla gezebiliyorsunuz. Genellikle antik kentlerde kavurucu güneşin altında kilometrelerce yürümeye, tozlu patikalarda yorulmaya alışkınız, ancak burada, yaklaşık 6 kilometrelik o tarihi rotada karavanımla yavaş yavaş ilerlemek apayrı bir keyifti.

Direksiyon başında, Hititlerin o binlerce yıllık yollarını takip ederek Aslanlı Kapı’dan Kral Kapısı’na, oradan da Yerkapı surlarının dibine kadar kendi tekerlekleriniz üzerinde gitmek tarifsiz bir özgürlük hissi veriyor. Karavanı her anıtın önüne park edip dışarı süzüldüm. Kapıyı her açışımda karşıma devasa bir tarihi duvarın çıkması, arkamı döndüğümde ise pencerelerden süzülen o sonsuz bozkır manzarasını görmek yolculuğun ruhunu ikiye katladı. Yorgun hissettiğim bir anda, binlerce yıllık surların gölgesinde durup bir kahve yapmak ve fincandan yükselen kahve kokusuyla Hititlerin başkentini izlemek, tarihin tam kalbinde mola vermek gibiydi. Eğer buraya otomobille ya da benim gibi bir karavanla gelecekseniz, acele etmeyin. Her durakta motoru susturup biraz soluklanarak bu sürüşün tadını çıkarın; çünkü burada sadece bir ören yerinde değil, zamanın bizzat içinden geçen bir yolda sürüyorsunuz.

Büyük Tapınak’ın devasa taş temelleri arasında adımlarken, insan kendini ister istemez binlerce yıl önceki o büyük törenlerin ortasında hayal ediyor. Ancak buradaki en tuhaf, insanı kendine çeken en büyüleyici detay kesinlikle o meşhur Yeşil Taş. Çevredeki tüm o gri ve sarı bozkır tonlarının ortasında, adeta bambaşka bir dünyadan gelip oraya bırakılmış gibi pürüzsüz ve koyu yeşil parıldayan tek parça bir kaya bu. Kimisi Mısır’dan, Ramses’ten gelen bir barış hediyesi olduğunu söylüyor, kimisi ise mistik bir adak taşı… Ne amaçla kullanıldığını bugün bile tam olarak bilmiyoruz. Taşın o buz gibi, pürüzsüz yüzeyine elimi dokundurduğumda hissettiğim o garip sıcaklık da müzede cam arkasından bir esere bakmaya hiç benzemiyordu. Binlerce yıl önce, tam da bu noktada ayakta durup aynı taşa dokunan Hititli ile aramda görünmez bir köprü kurulmuş gibi hissettim.

Aşağıdaki haritada Hattuşa’yı işaretledim. Devamında ise Hattuşa’da çektiğim fotoğraf ve videoları bulabilirsiniz.

Travelers' Map is loading...
If you see this after your page is loaded completely, leafletJS files are missing.

Hattuşa Antik Kenti

Gezinin videosu

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top